Haftanın Gündemi

Kiminiz mezhep, parti dernek, kiminiz vakıf tarikat, Tevhidi parçaladınız, budur acı hakikat. Vaz geçin bu küfrünüzden, topluca sarılın Allah’a, Yeter artık yıkılsın, İslam’a kurduğunuz barikat. (A.K.U)

Ziyaretçi Defteri

Hayırlı olsun 10-08-2013
Yeni web siteniz hayırlı olsun. İyi çalışmalar
Tüm Notlar <-

Üye Girişi

  • Makale gönder
  • E-posta :
  • Şifre :
  •  

Arama

Editör Köşesi

Sosyal Medya

SİYASAL, SOSYAL VE EKONOMİK İMAN

1779'kez görüntülendi
İMAN: Güvenme, verilen bir habere kalpten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma;

"İman" kelimesi; Arapça'da "if'al" vezninde olup, aslı "emn" kökünden gelir. Dillere göre, korkunun zıddı olan "emn-ü emân=emniyet, güven" manasında, "âmene" fiilinin mastarıdır. Kelimenin aslı "emn" de "emân" idi. eman vermek, emin kılmak" manasına gelir.

Bütün dilcilerin örfünde imanın hakikati; "mutlak tasdik”dir. Yani, bir şahsa, bir habere veya bir hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Tasdik eden, tasdik ettiği şahsı tekzip edilmekten emin kılmış veya bizzat kendisi yalandan emindir ve mutmain olmuştur.

İnsanların birlikte yaşama serüveni, siyasal sosyal ve ekonomik alanı kapsayan bir bütünlük içerisin de cereyan eder. Bu bütünlük de kuralları bulunan bir sistem ile tanımlanır. Her sistemim (İslam, Demokrasi, Sosyalizm, Faşizm, Kemalizm, Liberalizm, vd) kendine özgü siyasal, sosyal ve ekonomik alanı kapsayan yapılanmaları bulunmaktadır. Zaten siyaset, ekonomi ve sosyal yapı birbirleriyle doğrudan ilişkilidir yani etle tırnak gibidirler. Biri diğerinden ayrı düşünülemez ve bu da bütünleyerek imanı gerektirir.

Sistemler, kendine özgü siyasal, sosyal ve ekonomik bütünlüğünü korumak durumundadırlar, aksi halde yaşam şansları bulunmaz. Geçmişte ve günümüzde olduğu gibi yaşanan hayat içerisinde insanların büyük bölümü, onayladığı ya da biat ettiği ve ya ettirildiği sistemin hâkim sınıfı tarafından kenarından köşesinden kırparak özünden uzaklaştırmasına ve malum fıkrada olduğu gibi kuşa çevirmelerine örgütlü olmaması nedeniyle ses çıkaramamıştır. Nasıl ses çıkarsın ki şapka giymediği için 78 kişi, şu anda bile yürürlükte olan şapka kanununa muhalefetten idam edildiği gibi ve Yunanın yaptığı zulmün katmerlisini halka reva gördükten sonra ses çıkarmak kimin haddine düşmüş. Tahsildarlardan bile korkarak ahırın en karanlık yerine saklanan köy çocukları nasıl hesap sorabilir ki?

Her yeni gelen iktidar, çıkarına uygun olarak bu süreci kendi lehine kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir. Bu anlayış, İslami olarak lanse edilen, Emevi, Abbasi ve Osmanlı devletleri ile İslami olmayan laik Cumhuriyet sisteminde de böyle olmuştur.

Vekil olarak tayin edilenler (ki vekil adaylarını parti başkanı seçer ve halkta seçimde onaylar bir bakıma atanmış olurlar) seçimi kazandıktan sonra meclisteki yemin töreninde; yemin metninin içerisindeki yürürlükteki anayasa için “anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma” dair yemin ederler. Anayasayı sadık kalmayarak işime gelmeyen tarafları değiştireceğim diyerek yemin etmezler. Ancak daha sonra nasıl oluyorsa oluyor, iman ettikleri anayasayı topa tutarak işlevini yitirdi denilerek ekleme ve çıkarma işlemlerine başlanır.1876,1909,1921,1924,1961,1982 anayasaları ve buna Eylül 2010 ‘da 26 maddenin eklenmesi gibi. Yani, yeni seçilen vekiller, mevcut anayasaya“anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma” diyerek iman edeceklerine dair yemin ettikleri halde, anayasaya daha sonra sadık kalmayarak değişmesi gerektiğini söyleyerek İMAN etmedikleri görülür.

Her ne kadar değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez denen anayasanın ilk 3 maddesinin (doğmaların !) bulunması, var olan gerçeği örtmez. Her ne hikmetse doğmalara karşı olanlar, kendileri doğma üretmektedirler. Yani bizde tanrıyız demeye getirmektedirler.

Gerek Osmanlı, Emevi ve Abbasi’nin saltanatçı yönetimi ve gerekse Cumhuriyet yönetiminin elitleri, şer’i hükümlere riayet etmedikleri bilinir. Özellikle Emevi, Abbasi ve Osmanlı saltanatı bunu açık olarak dile getirmemişlerdir ancak Şeyhülislamlar veya Fetva makamları kanalıyla, İmam Ebu Hanife gibi istisnaları bir kenara bırakırsak istedikleri tarzda hüküm çıkartarak işi, kitabına! uydurmuşlardır.

Ancak Cumhuriyetin Kurucusu Mustafa Kemal, iktidarın tüm unsurlarını eline geçirerek devlet erkânını kendine ram ettikten sonra, şer’i hükümlere karşı olduğunu apaçık olarak dile getirmekten çekinmediği gibi onu reddettiği de görülmüştür. Dahası, Cumhuriyet Halk Partisi adında bir parti kurarak bu anlayışı kurumsallaştırdığı ve C.H.P’nin günümüze kadar ulaşan politikasını devlet politikası haline getirdiği, aşağıda verilen 1 Kasım 1937 tarihinde üçüncü Meclis açılış konuşmasından anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal'in 3. Meclis Açılış Konuşmasından aynen ; “Bizim devlet idaresindeki ana programımız CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunmaktayız. (alkışlar) 3. Yasama Yılını Açış Konuşmaları 1 Kasım 1937 Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3

Yani ilahi ahkâmın, bir zandan ve vehimlerden ibaret olduğu, hayat ile bağının bulunmadığı, hayata dair belirlenmiş ilkelerin toplumsal yaşama derman olamayacağı, sadedinde değerlendirilmesi gerektiği savunulmuştur. Bu apaçık küfre sapmanın ifadesinden başka bir şey değildir.

Osmanlı sisteminin ekonomik yapısının bozulmasının nedeni ise son zamanlarda ve ilki 1854 (Kırım Harbi) tarihinde ve yıkıldığı ana kadar 17 defa farklı ülke ve Galata bankerlerinden aldığı borçtan kaynaklandığı ve bu borçlanmayı da gereksiz savaşlar için kullandığındandır. Osmanlı haklıda hayalperestlerin (ittihat ve terakki) idealleri veya ütopyaları uğruna perişan bir şekilde o savaştan bu savaşa katılmış ve ekonomik yapı tamamen bozulmuştur. Bunun sonucu olarak da Osmanlı Hükümeti muhtelif etnik gruplardan oluşan devlet bütünlüğünü bir arada tutamadığından çoğu etnik grup bağımsızlığını ilan ederek Osmanlıdan ayrılmıştır.

Cumhuriyet Hükümetleri de ekonomik alanda Osmanlı Hükümetlerinden pek fazla bir farkı bulunmamaktadır. Halk, kuru nutukların, içi boş ekonomik vaatlerin mahkûmu edilmiştir. Almanya ikinci dünya savaşını kaybederek ikiye bölündüğü ve taş üstünde taş kalmadığı gibi Güney Kore de aynı durumda olduğu halde şimdiki durumları ülkemize çok büyük farklar atacak durumdadır. Neden ikinci dünya savaşını kazananlar ve kaybedenler dâhil olmak üzere büyük tahribat yaşamış ülkelerin ekonomik yapıları bizden kat kat daha gelişmiştir.

Yoksa Kemalist rejim; işsiz ve aşız insan bırakmadı da Anadolu insanı sırf tatil yapmak için mi Avrupa’ya ve diğer ülkelere işçi olarak gitti. Yada Kemalistler uzay mekiği yaptılar da Müslümanlar bunu sabote mi etti? Her halde Müslümanlar gavur icadı diyerek sabote etmişlerdir.!? On yılda her yaştan on milyon insanı tornadan geçirerek Kemalist sistemin militanı (darbeler ve Ergenekon, Balyoz, ay ışığı gibi darbe girişimleri) yapmak varken neden halkı düşünsünler ki.

Halkçı olduklarını ancak islami motiflerinden bir türlü sıyıramadıkları halkı önemsemediklerinin sebebi ise Cumhuriyet Hükümetlerinin halkın zenginleşmesini istemediklerinden dolayıdır. Eğer halk yeterli gelire sahip olursa bunlara karşı gelir ve tepeden inme baskıcı Rejimleri ayakta kalamaz korkusundandır. Yani insanları “işsizliğe ve aşsızlığa mahkûm et, dilediğin gibi kullan” felsefesidir. Günümüze kadar uzanan bu anlayış aynı hızla devam etmektedir. Sistemin doğası gereği kötülük doğurmaya programlandığından kötülük üretmesi de gayet normaldir.

Ekonomisi tamamen faiz üzerine bina edilen yürürlükte ki şirk sistemini (ki bu sistem ne Kemalizm’dir, ne Cumhuriyettir nede Demokrasidir Çünkü hiç biri kendi kriterlerine uymamaktadır. Uysa bile Müslüman için hiç bir şey ifade etmez.) öve öve bitiremedikleri halde iman etmemişlerdir.

İnsanımıza reva görülen yürürlükteki ekonomik yapının geldiği nokta ise gerçekten içler acısıdır.1980 yılından bu yana bir buçuk trilyon dolar faiz ödemiştir. Bu kadar yüksek meblağda faiz ödenen bir ülkede sosyal dokunun bozulmadığından söz etmek mümkün değildir. 30 yılda bir buçuk trilyon faiz ödenmesi de ülkemiz ölçekli ekonomilerde büyük bir travmadır.

Kısaca, Yüce Allah (cc) belirlediği şekilde İslam dinini bütünleyerek kabul etmeyen yöneticilerden ne siyasi ne sosyal ne de ekonomik alanlarda dört başı mamur icraat yapmaları beklenemez. Vahyi esas almayanların icraatlarından dolayı tarih sahnesinden, acı, gözyaşı ve genizleri yakan çok kesif kan kokusu gelmektedir.

İslami sistemde yer alan siyasi, ekonomik ve sosyal alanlara ait iman nasıl olmalıdır;

Bu iman, Mustafa Kemal ve onu izleyenlerin aksine, İslam sistemine girerek kendini Müslüman gören her şahsiyet, Peygamberimize vahyedilen kitaba ve onun uygulanmasına kayıtsız ve şartsız teslim olduğu gibi değiştirilmesini de istememesi gerekir. Zira vahyi esasları değiştirme girişimi kişinin tevhid akidesini bozacağından Müslümanlığı da otomatikman düşer. (Ahzap 36) Çünkü İslam dininin tevhid (=Allah’ı zatında ve sıfatlarında birleme, buyruklarına teslim olma) dini olması ve hayatın tamamını kapsayan ve hayatın tamamını şekillendiren ( Zümer 27, Enam-115) vahyi projesi vardır. Bu mükemmel hayat projesi peygamberimiz tarafından Allah (cc)’ nun izniyle mükemmelce insan yaşamına uygulanmış ve bizim için de biricik örnek olmuştur.

Siyaset, belli bir toplumda çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması ve yönetilmesi faaliyetidir. Siyaset Bilimi, geçmişte dar anlamda devlet ve iktidar kavramları üzerine araştırmalar yapmaktayken günümüzde, siyasal kararların tahlili, sosyal grupların karar ve etki ilişkilerindeki rolü, siyasal katılma, sosyal yapı ve iktidar ilişkisi, siyasal değişme ve gelişme gibi konuları da incelemektedir.

Siyaset bilimi, sistemlerin aldığı kaynağa göre şekillenir. Buna göre Demokratik siyaset; batı(L) normlardan, Kemalist siyaset; M. Kemal’in devrimlerinden ve düşüncelerinden, İslami siyasette hayatiyetini İlahi vahiyden aldığı gibi.

Siyasetin tanımında görüleceği üzere her sistemin içinde yer alan insanların siyasetçileri denetlemesi gerekmektedir. Bunun için çeşitli mekanizmalar oluşturulmalıdır ki siyaset icra edenlerin yanlışı durumunda bu mekanizmalar yapılan tahribat büyümeden devreye girerek düzeltme imkânı olsun.

Hz. Ömer’in (ra) kadınlara yönelik olarak söylediği “mehir miktarını yükseltmeyin” fetvasını yanlış bulan Hanım sahabenin Hz Ömer’e “Allahın helal kıldığı bir şeyi sen nasıl kısıtlarsın” diyerek karşı çıktığı gibi. Ayrıca yine Hz. Ömer’in;(ra) ben suç işlersem ne yaparsınız? diye sorduğunda; sahabeler; “seni kılıcımızla düzeltiriz” dedikleri gibi. Tabi ki Hz. Ömer, (ra) bu gibi karşı çıkışlardan şikayet etmemiş, bilakis kendini düzeltecek Müslümanların varlığından memnun olarak Allah (cc)’na hamd etmiştir.

Bu olayda şunu gösteriyor ki siyasetçiler, siyaset icra ederlerken halkın kurani esaslara uygun eleştirilerine Hz. Ömer (ra) gibi tahammül göstermek durumundadırlar. Çünkü Hz. Ömer’in (ra) rol modeli Hz. Muhammed idi (sav) ve Onlar biricik öğretmenleri Hz. Muhammed’den (sav) öyle talim görmüşlerdi. Peygamberimiz hiçbir zaman tek adam rolüne soyunmamıştır. İnsan bir elçi olduğunu (Kehf 103) hiçbir zaman unutmadı, yani ben peygamberim, her konuda ben ne dersem o olur demedi. Şura mekanizmasını vahiy dışında, Allah (cc) emri gereği sürekli işletti. (Şura38, Ali İmran159)

İslami sistemin ekonomik yapısı, faizli bir yaşama izin vermediği gibi çok büyük bir günah olarak da kabul etmiştir.(Bakara 274-280) Bu nedenle ekonomisi faize endeksli sistemler, sosyal dokuyu tamamen bozarak ihtiyaç sahiplerinin zor durumlarını ranta çeviren bir ekonomik anlayış olduğundan İslami bir sistem içerisinde yaşamasına asla izin verilmez.

Bilindiği gibi İslam Dini; din kardeşliğini esas alır. Bu bakımdan kardeşlik bağını tamamen yok eden faizli ekonomik yapı, sosyal hayatı tahrip ettiği için çok büyük zulümdür ve çok büyük bir yıkımdır. Bu yıkımın etkileri kısa vadede kolay kolay silinmez. Zira İslam Dininin faizi yasaklaması boşuna değildir. Yardımlaşmayı özellikle teşvik eden bir sistemin bırakın faiz almayı meşru kılması, bollukta ve darlıkta karşılıksız infak etmeyi (Ali İmran 134) teşvik eden bir inanç sisteminin hiç, faizi meşru kılması mümkün olabilir mi, elbette hiç mümkün değildir ve olmamıştır da.

Özetleyecek olursak; canlı ve cansız her varlığa mükemmel program hazırlamış olan yüce Rabbimizin, yaşanan insan hayatına yönelik sunduğu siyasi, ekonomik ve sosyal proje dışındaki projelerin tamamı hem insana hem de doğaya zulüm üzerine kurgulanmıştır. Dolayısıyla zulüm üzeri kurgulanan projelerin insana ve doğaya fayda sağlaması imkânsızdır. O halde akıllı insan, ancak vahye, kayıtsız ve şartsız teslim olan ve ona canı gönülden iman eden insandır.

Yazan: A.Kerim ULUDOĞAN Ekleme Tarihi: 2013-08-10 , Kategori: Makale

Bir Portre

Bir Ayet

“Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: «Biz sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11)

Hikmetli Bir Söz

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 1- Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. 2- Emin ol, biz sana kitabı hakkıyla indirdik. Onun için dini yalnız kendisine halis kılarak Allah'a ibadet ve kulluk et. 3- İyi bil ki, halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz. (Zümer 1-3)

Ne Okuyalım

f
Tüm hakları saklıdır © 2013
kerimuludogan@hotmail.com