Haftanın Gündemi

Ziyaretçi Defteri

Hayırlı olsun 10-08-2013
Yeni web siteniz hayırlı olsun. İyi çalışmalar
Tüm Notlar <-

Üye Girişi

  • Makale gönder
  • E-posta :
  • Şifre :
  •  

Arama

Editör Köşesi

Sosyal Medya

FATİHA SURESİ VE CEMAATLEŞME

1872'kez görüntülendi

FATİHA SURESİ VE CEMAATLEŞME
Mushaf’ta ilk sırada yer alan Fatiha suresi, nüzul sırası olarak beşinci sırada bulunmaktadır. Kelime olarak “Açan” anlamına gelen Fatiha, mushafın ilk sırasında olduğu için bu isimle adlandırılmıştır.

1-3﴿ Hamd, (övgü) Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm, din gününün (ceza ve mükafat gününün) maliki, Allah'a mahsustur. ﴾-4﴿ (Allah’ım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz. ﴾5-7﴿ Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve delalet içinde olanların yoluna değil. (Âmin)
Yüce Allah’ın, (cc) projelendirerek âlemlere rahmet olarak görevlendirdiği peygamberler tarafından tatbikatı (sünnet) yapılan, İslam dinini, insani kişiliği dibe vurmuş ancak şeytani kişiliği zirve yapmış kişiler ve onların uyduları tarafından (tağut) dün olduğu gibi bu günde, ayetlerin bir çoğu mecrasından kaydırılarak, hayatın dışına atılmıştır.
Tevhidi parçalayan bu girişimleri deşifre ederek, tekrar tevhid dinini anlatmak ve “insanları karanlıklardan aydınlığa ulaştırmak” (İbrahim-1) ve "Allah'a kulluk edip tağuttan sakındırmak için" (Nahl-36) sayısını, yalnız Allah’ın (cc) bildiği birçok peygamber görevlendirilmiştir.

İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak ve Allah'a (cc) kulluk edip tağuttan sakındırmak için görevlendirilen Peygamberler zincirinin son halkası, (hâtemen nebiyyin, Ahzab-40) Hz. Muhammed’e (sa) vahyedilen Fatiha suresi, en çok suiistimal edilen surelerin başında gelmektedir. "Diriler için" gönderilmesine rağmen (Yasin-70) ölülerin mezar taşlarının tamamına yakın kısmında “ruhuna fatiha” cümlesi bulunmakla kalmayıp, her türlü işlerin çözümü için de “üç gulfu bir elham oku”, denilerek tamamen çıkarcı bir mantıkla okunarak mecrasından kaydırılmıştır.
Kuranı Kerim surelerini, ölülere okunan bir kitap olarak kullanılmasıyla oluşan zihniyet kirlenmesi, Fatiha Suresini de nelere alet edildiğini göstermekle kalmayıp, bu toplumun vahiyden ne anladığıyla beraber neden/niye anlamadığının, acı sonucunu da ortaya koymaktadır. Bu kirliliği arı, duru, saf ve katışıksız hale getirerek temizleme usulünü yine Rabbimiz tarafından bizler için belirlediği usul ile yani vahiyle ve onun tatbikatını en güzel bir şekilde gerçekleştiren ve "insanlara rahmet olarak görevlendirilen" (Enbiya 107) Peygamberimizin, kendine vahyedilen ayetleri, hayata uyguladığı gibi (sünnet) uygulama çabası içerisinde olmamız, Rabbani usulün/metodun olmazsa olmaz koşullarındandır.
Rabbani usulü gerçekleştirmek için de mutlaka nüzul sırasına göre düşünce, söylem ve eylemimizin, "bize yeterli olduğu bildirilen" (Enbiya-106) vahiyle örtüştürmekten geçtiğidir. Yani temiz değilsek, temizlikten söz edemeyiz. Diğer bir ifadeyle, temizlikten ancak temizler söz edebilir. Bu nedenle; "Yapmadığınız şeyleri söylemeyin" İlahi ikazına rağmen (Saf 1-2, Bakara 44) "Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme" gibi saçma sapan sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur.

1-3) Hamd, (övgü) Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm, din gününün (ceza ve mükafat gününün) maliki Allah'a mahsustur
“Hamd’ın” yani övgü’nün yalnız âlemlerin Rabbi olan (=Rabb sıfatı; malik, yaratıcı, sahip, bir şeyi ıslah eden, terbiye eden, efendi olan) Allah (cc) yapılması gerektiğinin vurgulanması, diğer saygı duyulanlara karşı bu sıfatın kullanılmaması anlamına gelmektedir. Birçok tanınmış kişiler, devlet veya ırklar içinde pervasızca kullanılan “Hamd” yani "övgü" sıfatı, şükürden farklı olup bu sıfat Allah’ a (cc) mahsus olması nedeniyle ancak Allah (cc) için kullanılması gerekir. Yani Hamd=övgü sıfatı, yalnız ve yalnız Allah’a (cc) ait bir sıfat olduğundan, başka kişi devlet ve ya ırklar için kullanılamaz. Şükür ile karıştırılmaması gerekir.
"Şükür" kelimesi ise verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissin gösterilmesi anlamına gelir. Dilimizde kullanıldığı şekliyle teşekkür kelimesi, Allah (cc) için kullanıldığı gibi “Hayır, onun için yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer 66 v.d) insanlar için kullanılmasında da bir sakınca bulunmamaktadır. “Annene ve babana şükret” (Lokman-14) ayetinde olduğu gibi.
Er Rahman sıfatı; ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme anlamlarına gelen rahmet kelimesinden türemiş olan Rahman, mübalağa sigası olduğundan, rahmetin en yüce derecesiyle nitelikli olan demektir. Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan hususunda rahmetini yaratıklarından hiç esirgemeyen anlamında olan Er Rahman, Er Rahîm sıfatından daha geniş kapsamlı bir manayı ifade eder
Er Rahim sıfatı; çok merhametli, "rahmet, merhamet ve ruhm" mastarından ism-i fail ve ism-i mef'ûl anlamlı bir sıfat. Kök anlamı, acımak, merhamet etmek ve bağışlamak demektir. Rahîm'in çoğulu "ruhamâ"dır. Merhamet, iyilik ve nimet anlamına da gelir. Aynı kökten "rahman" sözcüğü de merhameti bol olan demektir.
Anlaşılacağı üzere, Hamda/övgüye layık olanın; "Er Rahman" ve "Er Rahim" sıfatlarına sahip, ihsanı ve bağışlaması, acıyıp esirgemesi sonsuz olan, Rabbe aittir. Çünkü Allah (cc) dışında hiç kimsenin bu sıfatlara sahip olması mümkün değildir. O halde; hamd/övgü sıfatlarını kullanırken çok dikkatli olmak gerekir. Aksi halde Allah’a (cc) ait olan bu sıfatı, başka biri ve ya birileri için kullanmak insanı şirke düşürür.

Halkımız, Allah (cc) dışında falancaya kişiye hamd olsun demiyor, ancak hamd-ın karşılığı olan övgüyü, Allah'tan (cc) başkalarına aşırı bir şekilde kullanmada bir beis görmüyor olması, cehaletin veya cahil bırakılmanın geldiği acı noktayı göstermektedir.
Besmelede de geçen Rahman-Rahim sıfatlarını kullanırken; "benim her işim, Rahman ve Rahim olan Allah’ın (cc) yasaları içerisinde olacağı sözünün verilmesidir". Yoksa bazılarının yanlış bir şekilde değerlendirdiği gibi işlerin yolunda gitmesi veya kötülüklerden korunmak için değildir. Eğer böyle olsaydı yani besmele insanı kötülüklerden korumaya mahsus bir söz olsaydı, o zaman besmele çekmek suretiyle hiçbir Müslüman, peygamberler de dâhil, zarar görmez ve hatta öldürülmezlerdi.

“Din (=insanların yaşamını belirleyen kurallar bütünüdür. İnsanların bu kurallara olan tavrı sonucunda ceza veya mükafat görmesi) gününün Maliki” ayeti kerimesi; kıyamet sonrası dirildikten sonra, "hesabın görüleceği günde" (İbrahim-41) söz sahibinin (malik) yalnız Allah (cc) olacağını ifade etmektedir.
Hesabın görüleceği günde tüm dinler sorgulanacak ve ancak "Allah (cc) katında geçerli olan din, İslam olduğundan," (Ali İmran-19) diğer tüm dinlere tabii olanlar elenerek cehenneme gideceklerdir. İslam dinine mensup olduğu iddiasında olanlardan ise "Allah'ı (cc) birleyen tevhid (hanif) dininden" olması (Rum 30) dikkate alınacaktır. Şirk koşarak yani "müşrik" olarak bu dine iman edenler (Nisa 48) , ikiyüzlü yani "münafık" olanlar, (Bakara 8-10), inandığı halde gereğini eyleme dönüştürmeyen "fasıklar" ki (Tevbe-24) tamamı kafirdir ve bu güruhta tevbe etmeden ölmeleri durumunda, elenerek cehennemle cezalandırılacaktır.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki Allah (cc) katında tevhid (Allah'ı birleyen yani hayatı Allah'ın buyruklarına göre şekillenmesi) din, geçmişte de İslam'dı, bu günde İslam'dır.
"Şüphesiz Allah katında din İslam'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir." (Ali İmran 19)

İslam'ı, İsrail oğulları Yahudileştirdikleri gibi İsevi olduğu iddiasında olanlarda İsa (as) gelen İslam'ı, Hıristiyanlaştırarak Tevhidi İslam'ı, mecrasından kaydırarak, ayetleri tahrif etmişlerdir. Dolayısıyla bu tahrifat içerisinde olan Hıristiyanlar ile Yahudiler, ehli kitap kapsamı içerisinde değillerdir. Ayrıca Hz. Muhammed'in peygamber olduğuna iman etmedikleri gibi İslam'a ve Müslümanlara düşmandırlar ve onlarla Müslümanların dost olması, "Allah (cc) ile olan dostluğu sıfırlayacaktır". (Maide-51)
Ehli kitap demek; "Kuranı Kerime (Vahye) sıkı sıkıya bağlı olmak", (Araf 2-3, Zümer 2-3) ona her hangi bir ekleme ve çıkarma yapmamak, başkalarına göre değil sadece ve sadece Rabbimizden gelen vahye uyarak hayatın tamamın da ona uygun olarak yaşamak demektir.

Yahudilerin ve Hıristiyanların yaptıkları ise İncil'in ve Tevrat'ın orijinalini tahrif ederek kendi kirli anlayışlarına göre yazmış olmalarıdır. (Ali İmran-78) Bu anlayışa sahip olan Müslüman'ım diyenlerde dahildir. Eğer ben Müslüman'ım deyip de Kur'an-i Kerim dışındaki kitaplarla kısmen de olsa kendini besliyorsa yada vahiyle çeliştiği halde peygamberin hadisi diye (ki peygamber vahiyle çelişmez) vahyin önüne alan kişilerde ehli kitap değillerdir. Vahye uygun olmayan gelenekleri/töreleri vahyin yerine geçirdiği halde, bende Müslüman'ım diyenler de ehli kitap kapsamı dışındadırlar.
4﴿ (Allah’ım!) Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.
Dinin (İslam'ın) temel dinamiklerinin ana fikri sayılabilecek bu ayeti kerimeyle, dinin genel çerçevesi kalın çizgilerle çizilmektedir. Hayatımızın bütünü, ibadet edası içerisinde olması hasebiyle, olumlu yada olumsuz atılan her adımın ve sözün, dini bir karşılığı bulunmaktadır Bu atılan adımların ve söylenen sözlerin, Allah'ın (cc) gönderdiği evrensel ilahi mesaja uygun olacağı sözünün verilmesidir.

Bu söz veriş ise bir kişinin bireysel olarak verdiği söz değil, bu sözü birden çok Müslüman kişi tarafından verildiği (çoğul) görülmektedir. " Yalnız sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz." ifadesinde olduğu gibi. Yani bu söz, cemaatsel olarak Allah (cc) ile yapılan bir sözleşmenin ifadesidir. Diğer bir değişle hayatımızın her noktasında; Ey Allah'ım, senin buyruklarını esas alacağız ve ancak topluca senden yardım dileyeceğiz demektir. Çeşitli vesilelerle hatibin, "El Fatiha" diyerek, bu surenin topluca okunmasını istenmesi, hep bu sebebe istinaden yapılmaktadır.
CEMAAT; bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimselerin bir araya gelerek oluşturduğu topluluğun adıdır. En küçük birliktelikte ve devlet yapılanması da cemaat kapsamındadır. İslami manada devletin/cemaatin meşruluğundan söz edilmesi için cemaatin beslendiği kaynağa bakılmalıdır..

Cemaatler/devletler meşruluğunu İlahi mesajdan alıyor ve ona uygun davranıyorsa devletin/cemaatin meşruluğunda bir sorun yoktur demektir. Aksi durum söz konusu olursa bu yapılanmaların Allah (cc) indinde meşruluğundan söz edemeyiz.
Rabbimizde; "topluca Allah'ın ipine sarılmayı ve tefrikaya düşmemeyi" emretmektedir. (Al-i İmran 103) Tefrikanın/ayrışmanın, "dini (din= bir rejimin bir sistemin adıdır aynı zamanda) paramparça edip" (Enam 159) mezheplere/hiziplere bölünerek, mezhepleri, hizipleri din edinmenin, Allah'ın (cc) kabul etmediği bir durumdur.
"Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir." (Enam 159)

Bölünmenin, paramparça olmanın, tefrikaya düşmenin, kendini sadece ve sadece "Müslüman'ım" sıfatı dışında sıfatlarla tanımlamanın acı sonuçlarını ise kan gölüne dönen İslam coğrafyasına bakıldığında apaçık görülmektedir.
Neden tefrikaya düşülüyor? sorusunun cevabını ise şöyle sıralayabiliriz; ilk olarak, camiiler, Müslümanların "cemaat olma/örgütlenme" yeridir. Ancak ülkemizdeki camiler, İslamı hayattan atmayı amaç edinen Kemalist elitler tarafından Diyanet teşkilatı marifetiyle bloke edildiğinden, camilerin aslına uygun olarak kullanılması imkanını da yani vahyi manada cemaat olma imkanını da yok etmiştir.

Laik demokratik sistemin camileri kontrol altında tutarak bloke etmesi, tefrikanın doğmasında en büyük etkendir. Camilerin Kemalist şeytani rejim tarafından bloke edildiği şuuruna vararak, oradan ayrılan insanlar da başka örgütlenme arayış içerisine girmeye mecbur kalmıştır. Kimi cemaatler laik rejimden izin ve icazet almadan bu çalışmayı devam ettirmiş kimisi de laik rejimden izin ve icazetle bu çalışmaları gerçekleştirme çabası içerisine girmiştir.

Laik rejimden izinli ve icazetli örgütlenmeler de bloke edilen camilerden bir farkı bulunmamaktadır. Çünkü izin ve icazetli örgütlenmelerde/cemaatlerde camiler gibi laik sistem adına bloke edilmiş durumdadırlar ve ayrıca, izinle, icazetle davet yapılamaz. Çünkü Müslüman'a davet/tebliğ görevini "Kalk ve uyar" diyerek, Allah (cc) vermektedir. (Müddesir 1-2, Ali İmran-104) O, her şeyi yaratan ve en büyüğün emrini yerine getirirken, Onun yarattıklarından izin almak, O, en büyüğe şirk koşmak olur.
Geçmişte de camiler, başta Emeviler ve ondan sonraki yönetimler tarafından bloke edilmiş ve bunun sonucunda ise camiler, yöneticilerin oyuncağı haline getirilmiştir. Bu dayatmayı görerek camiden soğuyan insanlar da kendini hayatın gerçeklerinden soyutlayan, tasavvufa yönelmiş ve zaman içerisinde tasavvuf hareketi, vahyin dışında apayrı bir din olup çıkmıştır.
İkinci olarak, izin ve icazet almadan yapılan örgütlenmelerin/cemaatlerin çoğunluğunda ise tepedeki mevcut zihniyetin vahiyle örtüşmeme ve bu yapıda şura mekanizmasını yeterince çalıştırmama sorunu bulunmaktadır. Bu kirlenmiş zihinsel yapı, Müslüman'ım diyen insanların, vahyi anlama ve yaşama noktasında yeterince isteklerinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu isteksizliğin en önemli nedeni ise kendilerini dışlanmaya ve yalnız kalma korkusuna itecek olması (aidiyet) yatmaktadır. Ancak bu korkukendilerini her türlü kullanıma, açık hale getirmiştir.

Mevcut yapı içerisinde sorgulama yetisinin gelişmesi için kişinin samimi olarak yeterli vahyi bilgiyle, donanımlı olması gerekir.. Yeterli vahyi bilgiyle donanımlı olan kişi, üyesi bulunduğu yapıdaki yanlışı gördüğü zaman, ("iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak" Ali İmran-104) imanı bir zorunluluk olan uyarıyı yapması gerekir ve bu yanlışın devamını gördüğünde o kirli yapı içerisinden ayrılmalıdır. Zira o kişi orada kaldığı sürece kendisi de o yanlışların ortağı olacaktır. Bu nedenle yalnız kalma korkusuna kapılmamalıdır. Çünkü Allah (cc) kuluna kafidir. (Zümer-36)
Öte yandan yeterli bilgiye sahip olmayan yada vahyin mantığını kavramayan insanların tepede olan kişinin yanlışlarını düzeltmesine karşı bir girişimde bulunma cesaretini tam olarak (bu yapı içerisinde belli bir çıkarı da varsa) gösteremez ve o ne derse desin doğrudur teslimiyeti gösterir. Bu teslimiyet zaman içerisinde kemikleşerek kendisini sürü psikolojisine iter ve ait olduğu cemaati/grubu/mezhebi/partiyi hatasız kabul ederken, diğer grupların doğru yolda olmadığını ancak kendilerinin doğru yolda olduğuna iman eder ve sonuçta diğer gruplarla çatışma (sözel yada silahlı) kaçınılmaz olur ve sonuçta vahdet/birliktelik ölür, çatışma/tefrika yaşar.

Bu nedenle de Allah'ın (cc) ikazına rağmen, birlikteliğin sonucu olan kardeşlik hukuku, gelişmez ve sadakat ruhu kaybolur. "Ey iman edenler! Allah'dan korkun ve sadıklarla beraber olun" (Tevbe-119) İlahi emrinde belirtilen sadakate uygun davranılmadığından, Allah'ın (cc) nimeti (İslam) sayesinde bir arada olması gereken cemaati, işlevsiz kılmış ve bu tutum, "uçurumun kenarında olmaya" (Ali İmran-103) ve her an uçuruma yuvarlanma riskini de beraberinde getirmiştir
Evvelki yazılarımızda da dile getirmeye çalıştığımız gibi tefrikanın sona erip, vahdetin oluşması için İslamcıların bir an evvel İslamcılığı (dini, menfaat ve nüfuz kapısı yapanlar) bırakıp "emrolunduğu gibi dost doğru olarak" (Hud-112) ve dini menfaat kapısı yapmadan (Yunus-72) Müslüman olmalarından geçer. Ancak bu dönüş çok zor görünmektedir; Çünkü İslamcılar da kirlenmenin dozu o kadar fazla artmıştır ki bu kirlenme, onların gerçeği görmesine engel teşkil etmektedir.

Bu kirlenme, İslamcı kişilerin meşru olmayan hareketlerinin (28 Şubat DGM savcılarının yaptığı mesnetsiz iddialar gibi) onları bu duruma itmesinin doğal bir sonucudur. Sebep sonuç ilişkisi kuralında olduğu gibi, yani bir insan tüm ikazlara rağmen sürekli yanlış işlere devam edip o yanlış işleri inatla sürdürürse ve bununla da yetinmeyip yanlış işlerini savunmaya devam ederse bu yanlış işler onu vahyin dışına atacağı kaçınılmaz olacaktır. Zira kirli suyu, sürekli içen bir insanın hastalanmamasının mümkün olmadığı gibi. Bu kirlenmeye rağmen Rabbimiz tevbe kapısını sürekli açık bıraktığı da unutulmamalıdır. (Zümer-53) Tabii ki ölüm gelip çatmadan evvel ve ya Firavun gibi ölümle burun buruna kalmadan önce. (Yunus-90)

Özetle; Rabbimizin istediği nitelikte cemaat olmak için vahyin çerçevesini çizdiği kardeşlik hukukunun sağlanması gerekir. Bu hukukun ana teması ise empati yapmak ve Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih etmekten geçtiğidir.

﴾5-7﴿ Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve sdelalet içinde olanların yoluna değil. (Âmin)

Hayatımızın tamamı, Allah'ın (cc) buyruğuna odaklı olacağı sözünü, cemaatsel olarak verdikten sonra, Rabbimize, cemaatsel olarak şu talebimizi iletiyoruz; Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve delalet içinde olanların yoluna değil. (Amin)

Bu ayette, Rabbimizden delaleti, sapıklığı kendilerine huy edinen ve bu suretle azabı hak edenlerin (Nahl-36) yolundan bizi ayırarak, kendilerine nimet verdiğin o erdemli kişilerin (peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle -Nisa 69) yürüdüğü yolda, (sıratı müstakim) bizimde yürüme isteğimiz var ve biz bunu Senden talep ediyoruz demektir.

Ayrıca burada ifade edilen "nimet"; "ekmek nimettir yeri çöplük değildir" sözündeki nimet olarak ifade edilen ekmek nimeti değil, "İslam nimeti" olduğu anlaşılmalıdır. Zira ekmek (yiyecek, içecek) nimeti, inanmayanların da severek tükettiği nimettir.

Selam ve dua ile
Abdulkerim ULUDOĞAN
28.10.2013 Ankara


Yazan: A.Kerim ULUDOĞAN Ekleme Tarihi: 2013-10-30 , Kategori: Makale

Bir Portre

Bir Ayet

Kitaptan sana vahyolunanı oku, salatı da eda et Çünkü salat(islami değerler) insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor. Ankebût Sûresi 45

Hikmetli Bir Söz

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 1- Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. 2- Emin ol, biz sana kitabı hakkıyla indirdik. Onun için dini yalnız kendisine halis kılarak Allah'a ibadet ve kulluk et. 3- İyi bil ki, halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz. (Zümer 1-3)

Ne Okuyalım

f
Tüm hakları saklıdır © 2013
kerimuludogan@hotmail.com